BİR LONDRA GÜNCESİ / Alev Güray
A A A

Her ne kadar yağmurlu ve kasvetli havasıyla tanınsa da, sanırım gittiğimde çoğunlukla güneşli halini yakalayabilen nadir insanlardan olmam beni seyahatlerim sırasında şanslı kılan Londra bugüne kadar gezdiğim Avrupa şehirleri arasında beni belki de en çok etkileyen şehir oldu.

Müzeleri, parkları, ara sokakları tavaf ettim, kafelerinde ve publarında vakit geçirdim, müzikalleri canlı canlı izleme şansını yakaladım. Yine de Londra günlerce gezilse de yetmeyecek ve herkesin kendine göre bir ilgi alanı bulabileceği bir şehir bence: Tarihi güzellikleri, aklınıza gelebilecek her konuda ziyaret edebileceğiniz müzeleri, şehrin karmaşasından yorulanlar için değerlendirilebilecek parkları, değişik sanat faaliyetleri, gece hayatını sevenler içinse İngilizler ‘in meşhur pubları… Ben de gezilerim sırasında mümkün olduğunca değişik yerleri gezmeye çalıştım.

 

Seyahatlerimde genelde sabah uçağını tercih edip yolculuğa erken başladığım için kalacağım otele yerleştikten sonra klasik bir İngiliz geleneği olan 5 çayı ile yorgunluk atmanın keyfini çıkardım öncelikle. Belki çayı en çok tüketen milletiz ama bu geleneğin çıkışının 1800’lü yıllarda İngiltere’de olduğu biliniyor. İngilizler o dönemde kahvaltı ve akşam yemeği arasında başka bir öğün yemezlermiş. 5 çayı geleneğini de bu iki öğün arasında geçen uzun zamanda Kraliçe Victoria zamanında Bedford düşesi olanAnna diyabetinden dolayı yanında atıştırmalıklarla başlatmış ve önce sarayda çay partileri şeklinde devam eden bu aktivite, sonra da tüm ülkeye yayılan bir gelenek olmuş. Seyahatin yorgunluğunu atıp şehri keşfetmeye başlamadan önce güzel bir mola olabilir çay keyfi. Benim gibi kahveyi sevenler için ise İngiltere’nin zincir kahvecilerinden olan Costa’yı tavsiye edebilirim.

Londra denilince akla gelen ilk simgelerden biri kırmızı otobüsler sanırım. Otobüsleri ulaşımlarım sırasında kullanamasam da bir hatıra fotoğrafı çektirmeyi başardım. Bunun yerine genelde yürüyerek gezmeyi veya yürüyüş için uzak olan noktalarda metroyu tercih ettim. Londra metrosu dünyanın en eski yeraltı ulaşımı olarak biliniyor. Birçok değişik hat ile gitmek istediğiniz yere kolayca ve hızlı bir şekilde ulaşabilmeniz mümkün. Londra’ya vardığınızda havaalanından alacağınız bir “oyster card” ile gideceğiniz bölgeleri tanımlatıp (turistik bölgeler genelde şehrin en iç kısmındaki 1. ve 2. bölgeler) metrodan faydalanabiliyorsunuz. Bazı istasyonlarda karşınıza çıkan müzisyenler de bu yolculuğa farklı bir keyif katıyor :)  Bu arada bir küçük detay da karayolu trafiği kullanacaklar için trafik akışının bizdekinin aksine soldan olması. E malum araçlardaki direksiyonlar da solda değil, sağ koltukta…

 

Nehir kenarında gezinti…

Yorgunluğumuzu attıktan sonra gelelim şehri tanımaya… Benim şansıma olduğu gibi güneşli bir havaya rastlar ve şehri yürüyerek gezmek isterseniz Thames nehri kenarında bir gezinti yapmayı tercih edebilirsiniz. Westminster Abbey, Big Ben, London Eye, St. Paul’s Cathedral ve Tower Bridge bu gezinizdeki uğrak noktalarınızdan birkaçı olabilir. 

 

 

 

Westminster Abbey, diğer adıyla St. Peter Kilisesi, şehrin en görkemli yapılarından biri. Taç giyme törenlerinin, kraliyet düğünlerinin ve cenaze törenlerin yapıldığı; İngiliz hanedanlarının yanında Darwin ve Newton gibi pek çok ünlü bilim adamının mezarlarının bulunduğu yer burası. Westminster Sarayı ise Parlemento binası olarak kullanılmış. Bir sonraki seyahatimde mutlaka gezmek istediğim yerlerden biri olmasına karşın şimdiye kadar ki seyahatlerimde kapıdaki uzun bilet kuyruğundan dolayı içini gezme fırsatım maalesef olamadı.

Westminster’ın hemen yanında Londra denilince aklımıza gelen ilk simgelerden biri olan Big Ben var. Genelde ismini saat kulesi için kullanırız ancak aslında kulenin 5 çanından birinin adıymış Big Ben. Dünyanın en büyük ikinci dört taraflı saati olarak bilinen kule zamanı doğru göstermesiyle biliniyor.

Nehrin karşı kıyısına South Bank olarak adlandırılan kısma geçerseniz şehrin panoramasını görmeyi sevenlerin hoşlanacağı bir deneyim olacaktır London Eye. Kendisi Avrupa’nın en büyük, Dünya’nın da Las Vegas, Singapur ve Çin’dekilerden sonraki 4. büyük dönme dolabı. Ben bu dev dönme dolaba yağmurlu bir havada bindiğim için belki biraz şanssızdım ama yine de eğlenceli bir deneyim oldu. Yarım saat süre ile kabinlerden birinde tur atarak şehrin Thames Nehri çevresine yayılan geniş bir alanını görüp fotoğraf çekme imkanını yakalıyorsunuz. Ayrıca başında veya sonuında tanıtıcı 4D sinema gösterimi de mevcut. Geziniz sırasında London Eye yanındaki akvaryumu (London Sea Life Aquarium), Madam Tussauds balmumu müzesini ve London Dungeon’u gezmeyi düşünenler için bildiğim kadarıyla kombine biletler de mevcut. Ben bunlar arasında Madam Tussauds müzesini gezebildim. Onunla ilgili kısım  az sonra.. 

Thames boyunca devam edecek olursam bir sonraki durağım St. Paul Katedrali. Londra psikoposluğunun merkezi olan bu yapıyı da dışından gördükten sonra son durak olarak meşhur Tower Bridge’e doğru yürüyüşüme devam ettim. Bu köprü hem nehrin iki kıyısını birleştiren köprülerden en göz alıcı olanı, hem de deniz trafiğinin gerektirdiği noktalarda açılıp kapanabilir olması özelliğiyle gündeme gelmiş.

 

   

 

 

 

Başlangıç meridyenine ayak basmak

Buraya kadarki turu ben yürüyerek yaptım, ama yolu yürüyüş için uzun bulanlar duraklar arasındaki ulaşımı metro ile de sağlayabilirler. Bir başka alternatif de Westminster’dan kalkan tekne turları. Seyahatlerimden bir tanesinde bu turlar ile nehir boyunca ilerleyip Greenwich’e kadar gitme şansım oldu. Greenwich bildiğiniz gibi 0 meridyeninin geçtiği yer. Gitmişken tabii ki başlangıç meridyeninde bir fotoğraf çektirmeden dönmek olmazdı, ama bunun yanında kasaba İngiltere’deki 2. büyük gözlemevi ve en büyük bir deniz müzesinin bulunmasıyla da meşhur. 

 

 

Müzeler

Müzelerden bahsetmişken, Londra’da ilgilendiğiniz herhangi bir konuyla ilgili bir müze bulmanız mümkün. Ben de görmek istediğim müzelerden birkaçına gidecek zamanı buldum. Aralarında en beğendiklerimi paylaşayım sizlerle… Benim listemin 1 numarasında Natural History Museum (Doğa Tarihi Müzesi) var. Benimki bir fosil bilimci olarak biraz da mesleki merak ama bence küçük büyük her yaştan insanın ilgisini çekebilecek bir müze burası. Mimarisinin büyüleyiciliğinin yanı sıra, içeride yer alan koleksiyon da oldukça zengin. Özellikle dinazor iskeletleri ve dev sekoya ağacı oldukça ilgi çekici… Eğer resimle ilgileniyorsanız, gidebileceğiniz alternatiflerden biri Trafalgar Meydanı’ndaki National Gallery. Bu müzede de çeşitli ressamlara ait geniş bir koleksiyon bulmanız mümkün. Bunun yanında dönemsel olarak sergilenen eserler de var. Arkeolojiye meraklı olanlar için ise tavsiyem British Museum olacak. Müzede İngiltere’ye ait eski çağ eserlerinin yanısıra Antik Yunan’dan Orta Asya’ya, Mısır hiyeroglif ve mumyalarından Anadolu’dan getirtilen eserlere kadar zengin bir koleksiyon mevcut. Müzedeki zengin koleksiyon arasında Anadolu’daki medeniyetlere ait geniş bir yelpazeyi görmek değerlerimizi ne kadar koruyabildiğimizi düşündürtüyor insana biraz da… Son olarak biraz da eğlenelim dersek bunun için Madam Tussaud Müzesi’ni seçebilirsiniz. Müzede birçok ünlünün balmumu heykeliyle karşılaşıp fotoğraf çekebiliyorsunuz. Günümüzde ve geçmişte yaşayan birçok ünlünün arasında benim için en anlamlı olan Atatürk’ün heykeliydi sanırım…

 

 

 

Biraz da açık havada dinlenme…

Müze gezmekten yorulup açık havada dinlenmek isteyenler için birkaç öneri… Londra, ülkemizdeki iyice çarpık hale gelen yapılaşmanın aksine açık alanları ve parkları da bol olan bir şehir.  Şehrin koşuşturmacasından kaçmak için tercih edilebilecek güzelliklerden en bilineni Hyde Park olsa gerek. Kendisi şehrin içindeki devasa bir yeşil alan. Gezilerimden biri sırasında kısa bir mola vererek parkın içinden geçip kendime bir yorgunluk kahvesi ısmarlamak şehirde geçirdiğim huzurlu ve dingin anlardan biriydi belki de. Ama kitabını alıp bir ağaç gölgesinde sakince oturacak zamanı bulanlara, yanımdan bisikletleriyle geçenlere veya Serpentine Gölü’nde sandal veya bisikletlerle gezinti yapanlara da özenmedim değil… Bu arada Serpentine demişken; bu hem parkın içindeki gölün adı, hem de gölün oradaki galerinin adı. Çağdaş sanatlardan hoşlananların zevk alabilecekleri galerilerden biri Serpentine Gallery. Hyde Park’ta enteresan aktiviteler yapılan yerlerden biri de Speaker’s Corner. Bizim pek alışkın olmadığımız bir şey belki ama burası ne konuda olursa olsun düşüncelerin özgürce açıklanabileceği bir nokta olarak biliniyor. Hyde Park oldukça büyük bir park ve birçok girişi var. Batı tarafından gelecek olursanız Kensington Bahçeleri’ni görmeniz mümkün. Buradaki saray Lady Diana’nın konutu olarak biliniyor; benim ziyaretim sırasında maalesef tadilattaydı ve sadece bahçeyi görme şansım oldu. Bir dip not olarak; parkın bu çıkışı Julia Roberts ve Hugh Grant’in meşhur filmine isim vermiş Notting Hill’e yürüyüş mesafesinde. Parkın doğu tarafını tercih ederseniz ise kraliyet ailesinin halen ikamet ettiği Buckingham Sarayı’na doğru ilerlemiş olursunuz. Eğer zamanlamanızı denk düşürebilirseniz sizlere tavsiyem nöbetçi değişim törenini (changing of the guards) izlemeniz. Bahar ve yaz aylarında her gün yapılan bu seremoni kış döneminde iki günde bir oluyor ve oldukça geniş bir kalabalık tarafından seyrediliyor. O yüzden rahat bir görüş açısı sağlamanız için yerlerinizi tören başlamadan çok önce almanız tavsiye edilir. 

 

 

 

 

Alışveriş tutkunları için

Alışveriş sevenler için de Londra yeterince iyi, ama biraz da pahalı bir merkez. Dünyaca ünlü mağazalardan biri Harrods. Metrodan Knightsbridge istasyonunda inerseniz tam da mağazanın önüne gelmiş olursunuz. Çok büyük bir bina burası ve dışarıdan bakıp da mimarisini görünce bir alışveriş merkezi olduğunu düşünmeyebilirsiniz belki de. Gel gör ki içinde giyimden elektroniğe, kozmetikten market kısmına yok yok gerçekten. Kabul ediyorum fiyatlar çoğu kişiye göre fazla yüksek ama vitrinlerini gezmek bile eğlenceli bir deneyim. Harrods dışında alışveriş için önereceğim diğer seçenekler Oxford ve Regent Caddeleri… Bu iki cadde birbiriyle kesişen ünlü alışveriş caddeleri ve birçok ünlü mağazayı burada bulmanız mümkün. Outlet arayanlar içinse şehrin dışında kalan Bicester Village var.

 

Londra’da gece… 

Ve son olarak Londra’da gece hayatı...

Bilindiği gibi pub kültürü tipik bir İngiliz kültürü. İş yerinden çıkan Londra halkı eve gitmeden günün stresini içkisini yudumlayarak atıyor. Dolayısıyla pub, gece kulübü gibi eğlence mekanları her köşe başında mevcut.

Bundan sonra anlatacağım akşam programlarım ise biraz daha sanat içerikli. Tiyatro, opera ve konserler gözde aktivitelerden Londra’da. Meşhur Royal Albert Hall’de bir konsere gitmek bir sonraki Londra ziyaretimdeki yapılacaklar listesinde. Benim daha çok ilgi alanım ise müzikaller. Evet müzikal kavramı ülkemizde yeni yeni tanınmaya başlıyor belki ama Broadway’den sonra, Londra West End ile 2. önemli merkez müzikaller açısından. Onlarca ünlü tiyatro her yıl birçok ünlü müzikali sergiliyor Londra’da. Benim şimdiye kadar gittiklerim ve önerebileceklerim arasında Phantom of the Opera (Operadaki Hayalet), Chicago, Wicked, Mamma Mia var. Size de gitmişken en azından bir gösteriye girip sahnenin muhteşem havasını görmenizi tavsiye ederim.

 

Benim Londra tecrübelerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım. Umarım sizlerin de şehrin keyfini benim kadar çıkaracak vaktiniz olur…